Web Tasarım Ankara

Oyunun Adı: Müfettiş

Yazan: Nikolay V. Gogol

Çevirenler: Melih Cevdet Anday - Erol Güney

 

OSIP - Allah belasını versin. Açlıktan geberiyorum. Midem bomboş... karnım gur gur ötüp duruyor. Ah bir eve dönsek! Ne yapsam bilmem ki! Piter'den* çıkalı iki ay oluyor. Çapkın, yolda elindekini, avucundakini yedi, bitirdi. Şimdi de süt dökmüş kedi gibi düşünüyor. Bol bol yol paramız vardı. Ama kendisini nasıl gösterecek? (Taklit ederek) "Hey! Osip, git, bir oda tut, en güzel odayı tut. En iyi tarafından yemek ısmarla. Ben, öyle olur olmaz yemekleri yemem. Bana yemeğin en iyisi gerek." Önemli bir adam olsa ne ise, küçük bir kayıt memuru! Önüne gelenle dost olur, sonra da başlar ***** oynamaya. İşte sonu böyle oluyor. Off... bıktım bu yaşamdan. Vallahi, köy daha rahattı. Orada kent yaşamı yoktur ama üzüntüsü de azdır... Bir kadın alırsın, ondan sonra ömrün boyunca keka, ye böreği, yat aşağı. Elbet doğrusunu söylemek gerekirse, Piter'de yaşamak çok güzel. Yalnız, iş parada... para olduktan sonra, günler daha ince, daha politikalı geçer. Tilaturalar, dans eden köpekler, hepsi önünde... ne istersen var. Herkes ince, nazik konuşur. Daha nazik konuşanlar var, ama onlar soylular. Bir pazara gidersin. Satıcılar bağırır: "Buyurun, bayım!" Diyelim salda giderken bir memurun yanında bile oturursun. Kibarlık görmek istiyorsan bir mağazaya git. Orada emeklinin biri sana askerlikten açar. Gökyüzündeki yıldızların neye yaradığını, ne olduklarını anlatır. Onları sanki avucunun içi gibi öğrenirsin. Bazen yaşlı bir subay karısı düşer... bazen de bir hizmetçi girer, ama bir içim su... öf... öf... öf! (Güler, başını sallar.) Hey canına yandığımın... ne muameledir o! Hiç kaba bir sözcük işitilmez. Herkes sana, siz der. Yürümekten mi bıktın, atla bir arabaya, bey gibi kurul. Parasını vermek istemiyorsan, onun da kolayı bulunur: Her evin iki kapısı vardır. Birinden girer, ötekinden çıkarsın. Şeytan bile bulamaz seni. Yalnız, bu yaşamın kötü bir yanı var: Kimi zaman karnını güzelce doyurursun, kimi zaman da, işte bugünkü gibi açlıktan geberirsin. Ama bütün suç onda. Halimiz duman, başımız dertte yahu! Babası para gönderiyor. İnsan biraz tutumlu olur, değil mi? Nerede... başlar hovardalığa. Arabadan aşağı inmez, her gün tilatura için bilet al, bir hafta sonra ne görürsün? Yeni frağını bitpazarına satmaya yolluyor! Gömleğine varıncaya kadar sattığı oldu. Üstünde bir ceketi, bir de kaputu kaldı. Vallahi böyle. Kumaşı da ne güzeldi ama! İngiliz. Bir frak 150 rubleye mal olur, ama bitpazarına götürdün mü, vere vere 20 ruble verirler. Hele pantolon, yok pahasına gider. Bu duruma düşmesinin nedeni de ne? Aklı havada, ondan! İşine gücüne gideceğine piyasaya çıkıyor, ***** oynuyor. Ah, beyefendi bunu bir öğrenirse, vallahi, memurmuş, falanmış dinlemez, pantolonunu indirir, basar sopayı, bizimki de dört gün rahat oturamaz. İnsan memursa, memurluğunu bilmeli. İşte, şimdi de, otelci: "Birikmiş borçlarınızı ödemezseniz, artık yemek vermem." dedi. Peki, parayı veremezsek ne olacak? (İç çeker.) Ah Yarabbi, bir kaşık çorba olsa. Vallahi bana öyle geliyor ki, şimdi bütün dünyayı yiyebilirim. Kapıyı vuruyorlar... O olmalı. (Yataktan fırlar.)

 

 

 

Oyunun Adı: Bir Evlenme

Yazan: Nikolay V. Gogol

Çevirenler: Melih Cevdet Anday - Erol Güney

 

AGAFYA TIHONOVNA - Aman yarabbim... Karar vermek ne güç şeymiş... Bir kişi, iki kişi olsa ne ise... Ama dört kişi... Gel de birini seç. Nikanor İvanoviç biraz zayıf ama hiç de fena değil. İvan Kuzmiç de fena değil. Açık konuşmak gerekirse, İvan Pavloviç de biraz şişman ama, pekala gösterişli bir erkek. Söyleyin bana ne yapayım? Baltazar Baltazaroviç de değerli bir adam. Ah ne zor şey bu karar vermek... Anlatamam, anlatamam. Nikonor İvanoviç'in dudaklarını, İvan Kuzmiç'in burnunu alsak... Baltazar Baltazaroviç'in de halini tavrını... Bunun üzerine de İvan Pavloviç'in gösterişini katsak o zaman seçmek kolay olurdu. Oysa şimdi düşün, düşün... Vallahi başıma ağrılar girdi. Bence en iyisi ad çekmek. İşi kısmete bırakmalı. Kim çıkarsa kocam o olour. Adlarını birer kağıda yazarım. Sonra kağıtları kaparım. Kısmetim kimse belli olur. (Masaya yaklaşır. Kağıtla makas alır. Kağıtları keser, katlar, bunları yaparken de konuşur.) Ah şu kızlar ne talihsiz... Hele aşık olan kızlar... Erkekler bunu kabul etmezler, anlamak da istemezler. Ne ise, hepsi hazır. Bunları çantamın içine koyayım. Gözlerimi kapayıp çekeyim. Ne olursa olsun. (Kağıtları çantaya koyar. Eliyle karıştırır.) Ah, içime bir korku geldi. Allah vere de Nikonor İvanoviç çıksa; ama ne diye o olsun... İvan Kuzmiç daha iyi. Peki, İvan Kuzmiç de neden? Ötekilerin ne kusuru var? Hayır, istemem. Kim çıkarsa o olsun. (Eliyle kağıtları karıştırır ve çantadan yalnız birini değil, hepsini birden çıkarır.) A... hepsi birden çıktı. Kalbim çarpıyor... Olmaz, olmaz. Yalnız bir tane çekmek lazım. (Kağıtları gene çantasına koyar, karıştırır. Bu sırada Koçkarev girer. Yavaşça ilerleyerek arkasına gelir.) Ah Baltazar Balta... yok canım, Nikonor İvanoviç çıksa.. Hayır, hayır, istemiyorum. Kısmetim ne ise o çıksın.

 

 

Oyunun Adı: Cesaret Ana ve Çocukları

Yazan: Bertolt Brecht

Çeviren: Ayşe Selen

 

ANA – Yazık oldu komutana... yirmi iki çift çorap... kaza diyor herkes. Sis sebep olmuş.Komutan alaylardan birine, “ileri”, diye bağırdıktan sonra atını geriye doğru mahmuzlamış. Ancak sis dolayısıyla şaşırıp cepheye dalmış.Ve kurşun yemiş... Kala kala dört fener kalmış... Ve kurşunu yemiş. (Arkadan bir ıslık sesi işitilir. Cenaze töreninden kaçan erleri görür. Tezgaha girer) Ayıp, ayıp, komutanın cenaze töreninden kaçılır mı? Yağmurdan kaçıyorlar. Üniformanız ıslanır tabii. Söylentiye göre, cenazede çan çalmak istemişler, ama sağken onun emriyle kiliseler kapandığı için zavallı komutan mezara indirilirken çan sesi duyulmayacak. Büsbütün garip gitmesin diye üç pare top atacaklar... (İçki isteyen askerlere) İçki istiyorsanız paraları sökülün önce. Yoo... çamurlu çizmelerle çadırıma giremezsiniz! Yağmur yağsa da yağmasa da dışarı da zıkkımlanacaksınız. Yalnız subayları içeri bırakıyorum. Komutan son zamanlarda epey sıkıntı çekmiş, maaş ödeyemedeği için. İkinci Alay’da karışıklık çıkmış. “Din uğruna savaşıyoruz, para isteyemezsiniz” diye kestirip atmış. (Cenaze marşı duyulur) Acırım böyle komutanlara, imparatorlara. Belki de ileride kendilerinden bahsettirecek heykellerini diktirecek şöyle özel bir şey yapmak isterlerdi; örneğin dünyanın fethi gibi, bu bir komutan için yüce idealdir, zaten başka bir şeyi de beceremezler. Kısacası, kıçı çatlayıncaya kadar çalışır, didinir, ondan sonra da, hayatta bir bardak biradan ya da iki laklaktan daha yüce bir ideali olmayan aşağılık halk gelip yaptıklarının içine eder. Onların bütün güzel planları, yöneticilerin basitlikleri yüzünden hep berbat olmuştur. Çünkü, imparatorlar hiçbir şeyi kendi başlarına yapamazlar. Halkın ve askerlerinin desteğine muhtaçtırlar. Haklı değil miyim? Savaş bitecek mi dersiniz? Laf olsun diye sormuyorum, hani ucuz mal var da, alıp depoya koysak mı diye soruyorum. Ama savaş biterse, onları atmaktan başka çare kalmaz.

 

 

 

 

 

 

 

Oyunu Adı: Godot'yu Beklerken

Yazan: Samuel Beckett

Çeviren: Tuncay Birkan

 

 

VLADIMIR - Boş konuşmalarla zamanımızı harcamayalım! (Bir an, şiddetle) Fırsat varken bir şeyler yapalım! Her gün birilerinin bize ihtiyacı olmuyor. Aslında özellikle bize ihtiyaç duymuyorlar. Başkaları da daha iyi olmasa bile, aynı derecede bizim yaptıklarımızı yapabilirlerdi. Kulaklarımızda çınlayan şu yardım çığlıkları bütün insanlığa yöneltilmiş! Ama burada, zamanın bu anında, istesek de istemesek de bütün insanlık biziz. Çok geç olmadan bundan yararlanalım! Zalimce bir alın yazısının bize layık gördüğü iğrenç güruhu hakkıyla temsil edelim! Ne dersin? (Estragon hiçbir şey söylemez) Kollarımızı kavuşturup yardım etmenin iyi ve kötü yanlarını hesaplarken cinsimize kötülük etmediğimiz doğru. Kaplan hiç düşünmeden hemcinsinin yardımına koşar ya da çalılıkların kuytularına siner. Ama sorun bu değil. Sorun burada ne yaptığımız. Ve cevabı bildiğimiz için mutluyuz. Evet, bu uçsuz bucaksız karmaşada kesin olan tek bir şey var. Godot'nun gelmesini bekliyoruz. Ya da gecenin çökmesini. (Bir an) Buluşacağımız yere saatinde geldik ve bu da sonu işte. Aziz değiliz ama bu da sonu işte. Aziz değiliz ama buluşacağımız yere saatinde geldik. Kaç insan böyle bir şeyle övünebilir?

 

 

 

Oyunu Adı: Kadıncıklar

Yazan: Tuncer Cücenoğlu

 

 

PARLAK - Şimdi, Abdullahcığım.. İlk filmimi çevirmekteyim.. Cüneyt ağbi başrolde.. Kız da Türkan Sultan.. Cüneyt ağbi gariban, bizim gibi.. Türkan Sultan varlıklı bir pezevengin kızı.. Cüneyt ağbi de yoksul bir pezevengin oğlu.. Aşk ferman dinler mi, bi görüşte vuruluyor Cüneyt ağbimize.. Buluşacaklar.. Türkan Sultan arabasıyla, yoksul delikanlı Cüneyt ağbimizin beklediği Sarıyer sırtlarına gelmektedir.. Cüneyt ağbi uzaktan arabayı tanıyor.. "Sultan, Sultaaaan" diye koşarken, aniden bir kamyon.. (Müzik sesi yapar) altına alıyor Cüneyt ağbiyi.. Kör oluyor kör.. Artık o, kör bir kemancıdır!.. Ona acıma, gözleri açılacak sonunda.. Bana acı asıl.. Dublör benim!.. Kamyon bana çarpıyor, Cüneyt ağbi yatıyor.. Sahneyi yeniden çekiyorlar, kamyon bana çarpıyor, Cüneyt yatıyor.. Beğenmiyorlar yeniden çekiyorlar, kamyon yine bana çarpıyor.. Cüneyt yatıyor!.. Türkan'ın sevgisi sahte değildir.. Babasının karşı koymalarına rağmen, Cüneyt'in çalıştığı, kör keman çalıp arabesk söylediği meyhaneye gelmektedir, her gece. Buraya dikkat.. Yeşilçam'da bir kahve vardır, siz görmediniz oraları.. O kahvede bizim figüran takımı bekler.. (Duygulanır..) Bir rol verilir umudu ile beklerler.. (Yeniden neşeli.) İşte o kahvede, günlerdir bir rol verilir umuduyla bekliyoruz.. Bir minibüse doldurdular hepimizi.. Yallah Sarıyer sırtlarındayız.. İşte o meyhanedeki içki içenleri oynayacağız.. Hani dedim ki, madem içki içenleri oynayacağız, filme uygun olarak sosyal gerçekçi olsun, baştan bir iki kadeh atalım.. Tam bizim sahne geldi ki hepimiz zom, aynen.. O Memduh olacak bağırdı!.. Recisör.. "Ben sizden meyhanede içer gibi yapacak adamlar istedim.. Bunlarla olmaz.." Ben de vallaha da billaha da sırf latife olsun diye, kolumla da destekleyerek "Yeşilçam'da ayık adam nah bulursun!." demiş bulundum. Birden, başta Memduh ağbi olmak üzere, setçisi, ışıkçısı, kameramanı ve hatta Cüneyt'in üstüme doğru geldiklerini gördüm.. Fatma abla var ya, o da çekimi seyrediyormuş, ayakkabıyı çıkarttığı gibi yallah üstüme!. Yer misin yemez misin? Hani, Cüneyt karateci ya, kolumu kırmaya çalışıyor, Fatma topuklusuyla başıma, hele o Türkan yok mu, bi de hanımefendi derler, hayalarıma hayalarıma ver ediyor tekmeyi.. Memduh ağbi desen, durmadan kafa atıyor!.. Tam bayılıyordum ki Memduh'un şunu söylediğini duydum: "Bu ipneyi!" Yani beni! "Bu delikanlıyı, en seri vasıtayla İstanbul il sınırları dışına çıkartın, bu yaştan sonra hapishanelere giremem!" Gözümü açtığımda burdaydım, Ankara'daydım.

 

 

 

 

Oyunu Adı: Macbeth

Yazan: William Shakespeare

Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

 

MACBETH – Yapmakla olup bitseydi bu iş,

Hemen yapardım, olup biterdi.

Döktüğüm kanla akıp gitse her şey,

Bir vuruşta sonuna varılsa işin,

Bir anda bu dünyayı olsun kazanıversen,

Zaman denizinin bir kumsalı olan bu dünyayı

Öbür dünyayı gözden çıkarır insan.

Ama bu işlerin daha burada görülüyor hesabı.

Verdiğimiz kanlı dersi alan

Gelip bize veriyor aldığı dersi.

Doğruluğun şaşmaz eli bize sunuyor

İçine zehir döktüğümüz kupayı.

Adam burada, iki katlı güvenlikte:

Bir kere akrabası ve adamıyım:

Ona kötülük etmemem için iki zorlu sebep.

Sonra misafirim; Değil kendim bıçaklamak,

El bıçağına karşı korumam gerek onu.

Üstelik bu Duncan, ne iyi yürekli bir insan,

Ve ne bulunmaz bir kral.

Her değeri ayrı bir İsrafil borusu olur

Lanet okumak için onu öldürene!

Acımak yeni doğmuş bir çocuk olur, çırılçıplak,

Kasırganın yelesine sarılmış,

Ya da bir melek, görülmez atlarına binmiş göklerin,

Ve gider dört bir yana haber verir

Bu yürekler acısı cinayeti,

Göz yaşı savrulur esen yellerde.

Sebep yok onu öldürmem için,

Beni mahmuzlayan tek şey, kendi yükselme hırsım;

O da bir atlayış atlıyor ki atın üstüne

Öbür tarafa düşüyor, eğerde duracak yerde.

 

 

 

 

 

 

Oyunun Adı: Martı

Yazan: Anton Çehov

Çeviren: Nihal Yalaza Taluy

 

NINA - Bastığım toprağı mı öpüyordunuz? Vurmanız, öldürmeniz gerekirdi beni! (Masaya doğru eğilir.) O kadar yorgunum ki... Biraz dinlensem! Dinlenebilsem... (Başını kaldırır) Bir martıyım ben... Yo, değil... Aktrisim... Öyle değil mi? (Arkadina ile Trigorin'in dışarıda gülüşünü duyar. Silkinir, kulak kesilir. Sol kapıya koşarak anahtar deliğine gözünü yaklaştırır.) O da burada demek... İyi... Tiyatroya inanmıyordu; hayallerimle alay ederdi hep. Ona bakarak ben de inancımı yitirdim; maneviyatım kırıldı... Aşk üzüntüleri, kıskançlık da bir yandan... Yavrum için korkuyordum hep... Miskinleştim, küçüldüm, oyunum manasızlaştı... Sahnede düzgün yürüyemiyordum; ellerimi ne yapacağımı bilemiyor, sesimi idare edemiyordum. İnsan kötü oynadığını hissedince ne acı duyar, bilemezsiniz! Martıyım ben.. Yo... Değil de... Şey, siz o sıralar bir martı vurmuştunuz, hatırlar mısınız? Yaa!.. Böyle işte... Gelmiş bir

adam, durup dururken, laf olsun diye, yok etmiş kuşcağızı... Tam küçük hikaye konusu... Gene de söylemek istediğim bu değildi. (Alnını uğuşturur.) Ne diyordum?.. Evet, sahneden bahsediyordum. Şimdi öyle değilim artık: gerçek bir artist oldum. Şevkle, coşkunlukla oynuyorum. Kendimden geçiyorum sahnede... Oyunumu, herşeyimi gerçekten güzel, gerçekten değerli görüyorum artık. Buraya geleli beri her yanı dolaşıyorum. Hem yürüyor, hem düşünüyorum; ruhumun günden güne nasıl kuvvetlendiğini duyuyorum. Siz bir şey söyleyeyim mi Kostya, bizim işlerde, sahne olsun, yazı olsun, ün, yaldız, kurduğumuz hayaller değil, sabırlı olmak önemli; buna iyice inandım. Kaderine katlan, inancını yitirme... Şimdi acı duymuyorum artık, ödevimi düşündükçe hayattan korkmuyorum.

 

 

Oyunun Adı: Satıcının Ölümü

Yazan: Arthur Miller

Çeviren: Orhan Burian

 

 

BIFF - Okulda altı yedi yıl geçirdim; tek, içimde bir heves uyansın diye. Acentelerde katiplik, seyyar satıcılık, nasıl olursa olsun bir iş bence iyi idi. Oysa öyle yaşamak, yaşamak değilmiş. Sıcak yaz sabahları yer altı trenlerine tıkılmak, ömrün olduğu kadar senet kaydetmek, telefona cevap vermek ya da alıp satmak. Açık havaya çıkıp gömleğini atarak oturmak dururken yılın elli haftasını, iki haftalık tatil uğruna, işkence ile geçirmek. Yanındaki arkadaşlarının bir üstüne geçmekten başka bir şey düşünmemek: İşte, geleceğini güvence altına almak böyle yapmakla oluyor. (Heyecanı artmaktadır.) Savaştan önce evden ayrılalı beri yirmi otuz iş değiştirdim. Happy, hepsi de sonunda aynı çıkıyor. Bunun farkına ancak son zamanlarda vardım. Nebraska'da sürücülük ettiğim sırada, ondan önce Arizona'da, son kez de Teksas'da. Bu kez onun için eve geldim; galiba bunun farkına vardım da geldim. Son çalıştığım çiftlik var ya, şimdi orda bahardır. On beş kadar tayları olacaktı. Biliyor musun, anasıyla yavru tay kadar iç açan, göze hoş görünen manzara azdır. Hem şimdi oralar ılıktır da. Teksas şimdi ılıktır, bahar içindedir. Benim bulunduğum yerde de ne zaman bahar olsa içimden doğru bir şey depreşir. "Bir baltaya sap olamıyorum," derim; "Ben ne halt ediyorum, haftada yirmi sekiz dolarla yetinip atlarla vaktimi öldürüyorum. Otuz dördüne geldim, kişi ev bark edinmeli vakitken." İşte, öyle zamanlarda koşup eve geliyorum. Ama şimdi buradayım ya, ne yapıp edeceğimi kestiremiyorum. (Biraz durduktan sonra.) Eskiden beri yaşamımı boşa harcamamak baş düşüncemdi. Ama buraya her dönüşte yaşamımı boşa harcamaktan başka bir şey yapmadığımı anlıyorum.

 

 

 

Oyunu Adı: Vanya Dayı

Yazan: Anton Çehov

Çeviren: Ataol Behramoğlu

 

 

SONYA - Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! (Bir sessizlik) Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günlet, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orada, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz... Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz... İnanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbimle, tutkuyla inanıyorum... (Voynitski'nin önünde diz çöker ve başını onun avuçlarına koyar. Yorgun bir sesle tekrar eder.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz! Melekleri dinleyeceğiz, elmaslar gibi yıldızlarla kaplı gökleri göreceğiz. Dünyanın tüm kötülüklerinin, tüm acılarımızın, dünyayı baştan başa kaplayacak olan merhametin önünde silinip gittiğini göreceğiz ve hayatımız bir okşayış gibi dingin, yumuşak, tatlı olacak. İnanıyorum, inanıyorum buna. (Dayısının gözyaşlarını mendiliyle kurular.) Zavallı, zavallı Vanya Dayı, ağlıyorsun... (Gözyaşları arasından) Hayatında mutluluğu tadamadın, ama bekle Vanya Dayı, bekle... Dinleneceğiz.... (Kucaklar onu.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz!

 

 

 

Oyunu Adı: Yangın Yerinde Orkideler

Yazan: Memet Baydur

 

NURİ – Bir kere Zonguldak'a gitmiştim, yıllarca önce... Karanlıktı abicim... (Sessizlik.) Kömür madenlerinde çalışıyordum o zamanlar... Grizu patlar, herkes ölür, geriye kalanlar çalışmaya devam eder, yine grizu patlar, yine herkes ölür... geriye kalanlar çalışmaya devam eder... Ama bir gün geldi ki.. kravatın icadını açıkladım abicim. Kravat abicim.. boyunbağı.. hani "kravatsız girlmez" derler ya.. işte oradaki kravat.. (Bir elinde tabanca, öbüründe Dom Perignon) Madendeydik abicim.. ineli on saat olmuştu... Hepimiz öksürüyorduk... Birisi başlıyordu kısa bir öksürük solosu geçmeye.. derken bir diğeri katılıyordu.. derken bir üçüncü, dördüncü derken onlarca, yüzlerce, binlerce insan öksürmeye başlıyordu... Senfoni gibi! Feci bir durum abicim.. bildiğin gibi değil.. orada.. o gün aklıma geldi abicim... Kravat abicim.. boyunbağının icadını icat ettim orada, yerin yedi kat dibinde... Şöyle dedim kendi kendime: Uygar insan öksürmez. Doğrudur ha, kaç yüz kere gözlemiştim, o herifler hiç öksürmüyordu.. karıları da öksürmüyordu, çocukları da... Çünkü uygardılar... Neden uygardılar abicim ve biz neden uygar değildik ve ha babam öksürüyorduk? Ha? Sorarım size ulan dedim kendime içimden bağırarak! Biz neden öksürüyorduk durup dururken?! Dokuzuncu koridorda bir patlama oldu abicim.. ben bunları düşünürken... Bütün galeri çökmüş.. ertesi gün öğrendim... 44 ölü.. yaralı filan yok.. zaten o meslekte ya ölürsün.. ya da yaşarsın.. ikisini de öksürerek yaparsın ama.. ama.. neden, neden, neden öksürüyorduk acaba? (Sessizlik.) Uygar değildik. Neden uygar değildik? Kravat takmıyorduk çünkü! (Sessizlik.) Anlaman gerekiyor abicim, kravatlar öksürmez. Bak anlatayım sana! Yıllarca.. yüzyıllarca önce.. kravatın icadından epey önce.. kömüre ihtiyaç duyan bazı insanlar.. bazı ince insanlar, boğazlarına kömür tozu kaçmasın diye boyunlarına bez parçaları bağlamaya başladılar! Basit bir eylemdi bu ama koskoca bir tekstil, mensucat sanayi doğdu bu gereksinimden! (Sessizlik.) Bez parçaları pahalıydı.. yerin yedi kat dibinde kendi ciğerini tükürmek ucuzdu.. dolayısıyla herkes boynuna dolayamıyordu şu medeniyet yularını! Kravat takabilenler.. yeryüzüne çıktılar.. takamayanlar.. yeraltında kaldılar... O gün orada bunu açıkladım herkese... Kravat, kömür tozları boğazınıza kaçmasın diye icat edilmiş ve son derece uygar bir alettir. İşime son verdiler abicim. Ben de buraya döndüm... Yine... Kravatın İcadı ve Muhtelif Kullanılışı diye bir kitap yazdım. Yazmak istedim yani... Heh heh heh.. kağıt kalem zor bulunuyor buralarda.. kravat gibi namussuzum! (Sessizlik.) İşte böyle! (Sessizlik. Birbirlerine bakarlar bir an. Sonra Nuri önüne bakar hüzünlü.) Kravat.. kömür madenlerinde icat edilmiştir.

 

 

Oyunun Adı: Hamlet

Yazan: William Shakespeare

Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

 

HAMLET - Ey göklerde yaşayanlar! Ey dünya! Daha ne olsun?

Cehennem önüme mi gelsin? Ne yüz karası şey bu?

Tut kendini yüreğim, tut kendini!

Ve siz, ey sinirlerim, gevşemeyin birden;

Gerilin, destek olun bana!

Beni unutma mı dedin? Hayır, zavallı ruh,

Şu çılgın kafa durdukça çıkmayacaksın içinden,

Seni unutmak ha? Aklımın kara tahtasından

Silerim de bütün boş anıları,

Bütün kitaplarda yazılan, çizilenleri,

Gençliğimden, öğrenciliğimden kalanları.

Yalnız senin buyruğun kalır.

Beynimin defterinde, yapraklarında,

Ivır zıvır bütün bildiklerimin üstünde.

Evet, yemin Allahıma, o kalır yalnız.

Ey çürümüş yürekli kadın!

Yılan, yılan, yüze gülen zehirli yılan!

Yaz aklım, yaz defterine, yaz şunu:

Güler yüzlü, hep güler yüzlü bir insan

Zehirli bir yılan da olabilir.

Danimarka'da olabilir hiç değilse, inan buna.

Ya! Demek böyle, amca, sen buymuşsun demek!

Öyleyse benim parolam da şu bundan böyle:

Tanrı seninle olsun, unutma beni!

Yemin ettim, unutmam.

 

 

 

 

 

 

 

 

Oyunun Adı: Hamlet

Yazan: William Shakespeare

Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

HAMLET - Verdiğim parçayı, ne olur, dediğim gibi, rahat, özentisiz söyle. Çünkü birçok oyuncular gibi söz parlatmaya kalkacaksan, mısralarımı şehrin tellalına okuturum daha iyi. Elini kolunu da havalara savurma öyle; ölçüsünde, tadında bırak her şeyi. Duyduğun coşkunluk bir sel, bir fırtına, bir kasırga gibi de olsa, onu dindirecek bir hava bulmalı, buldurmalısın. Doğrusu, yürekler acısı geliyor bana gürbüz bir delikanlının, takma saçlar sakallar içinde, bir acıyı yüreğini paralarca, didik didik ederce bağırıp halkın kulaklarını yırtması; o halk ki çoğu kez anlaşılmaz, dilsiz oyunları, gürültü gümbürtüyü sever. Bir oyuncu Termagant'ın kendisinden daha yaygaracı, Nemrut'tan daha nemrut oldu mu, hak ettiği şey kırbaçtır bence. Bu hallere düşme, rica ederim.

Fazla durgun da olma; aklını kullanıp ölçüyü bul. Yaptığın söylediğini tutsun, söylediğin yaptığını. En başta gözeteceğimiz şey, yaradılışa, tabiata aykırı olmamak. Çünkü bunda sapıttık mı tiyatronun amacından ayrılmış oluruz. Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir? Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak. Gerçeği büyütmek ya da küçültmekle bilgisizleri güldürebilirsiniz, ama bu bilenleri üzer; oysa bir tek bilgili dost, bilgisiz bütün bir kalabalıktan daha önemli olmalı sizin için.

Ah ben öyle oyuncular gördüm ki sahnede, öyle beğenilen, alkışlanan oyuncular gördüm ki, günaha girmeyeyim ama, değil Hıristiyan, değil Müslüman, insan bile değillerdi. Öylesine şişirme, uydurma hallere giriyorlardı ki, dedim bunları tabiatın kaba işçileri yaratmış olmalı, insan yapıyorum derken insanlığın berbat bir kopyasını yapmışlar.

Az çok değil, iyice yenmeli bunu. Sakın söyleyeceklerinden fazlasını söyletmeyin soytarılarınıza. Öylelerini gördüm ki, kendi başlarına gülmeye ve seyircilerin en anlayışsızlarını güldürmeye kalkıyorlar. Hem de oyunun anlayış isteyen en can alıcı yerinde. Kötü bir şey bu; acıklı bir budalalık bu yoldan tutunmaya çalışmak. Haydi, gidin hazırlanın.

 

 

Oyunun Adı: Hamlet

Yazan: William Shakespeare

Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

 

OPHELIA - Nasıl ayırdederim bir bakışta

Seveni sevmeyenden?

Külahından, tozlu çarıklarından,

Elindeki değnekten.

Öldü, güzel sultanım çoktan öldü.

Öldü, gömüldü bile.

Başında yemyeşil otlar büyüdü,

Taşı dikildi bile.

Ne olur dinleyin!

Ak kefenler giyindi kardan beyaz,

Sarıldı çiçeklere.

Arar arar sevdiğini bulamaz,

Ağlayanlar içinde.

Fırıncının kızı baykuş olmuş diyorlar. Allah korusun. İnsan ne olduğunu bilir, ama ne olacağını bilemez. Tanrı bereketini eksik etmesin sofranızdan. Kendiniz hiçbir söz söylemeyin sakın bunun üstüne, ama ne demek olduğunu soran olursa şöyle dersiniz:

Yarın bayram, Saint Valentine bayramı,

Erken uyanır herkes.

Ben bir kızım, gelirim pencerene,

Eşim ol derim sana.

Delikanlı kalktı, hemen giyindi,

Açtı kıza kapısını.

Kız girdi içeri, kız girdi ama,

Kız çıkmadı dışarı.

Ayıp, ne ayıp şey bu!

Fırsat bulan her genç yapıyor bunu

Yüzü kızarmaksızın.

Kız dedi: Bu işi yapmazdan önce

Evleniriz demiştin?

Delikanlı şöyle karşılık verdi:

Evlenirdim sabah sabah gelip de

Koynuma girmeseydin.

Elbet bir gün düzelir her şey. İnsan sabırlı olmalı; evet ama ağlamamak elimde değil düşündükçe soğuk topraklara gömüldüğünü. Geceniz hayrolsun, bayanlar, iyi geceler, güzel bayanlar, iyi geceler, iyi geceler!

 

 

Oyunun Adı: Hamlet

Yazan: William Shakespeare

Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

 

HAMLET - Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!

Düşüncemizin katlanması mı güzel,

Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,

Yoksa diretip bela denizlerine kaşı

Dur, yeter! demesi mi?

Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız

Bitebilir bütün acıları yüreğin,

Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.

Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!

Çünkü o ölüm uykularında,

Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,

Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.

Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.

Kim dayanabilir zamanın kırbacına?

Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,

Sevgisinin kepaze edilmesine,

Kanunların bu kadar yavaş

Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,

Kötülere kul olmasına iyi insanın

Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?

Kim ister bütün bunlara katlanmak

Ağır bir hayatın altından inleyip terlemek,

Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,

O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya

Ürkütmese yüreğini?

Bilmediğimiz belalara atılmaktansa

Çektiklerine razı etmese insanı?

Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:

Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor

Yürekten gelenin doğal rengini.

Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar

Yollarını değiştirip bu yüzden,

Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

Ama sus, bak, güzel Ophelia geliyor.

Peri kızı dualarında unutma beni,

Ve bütün günahlarımı.

 

 

CYRANO

Edmond Rostand

Cyrano De Bergerac

 

– Bu kadarı az delikanlı! Asıl iş edada. Mesela bak, hoyratça, “Burnum böyle olsaydı mösyö, mutlak Dibinden kestirirdim!” Dostça, “ Yana yatmaz mı? Senden önce davranıp kadehe batmaz mı?” Tarifle, “Burun değil bir kere, coğrafyada Böylesine dağ denir, dağ değil, yarımada!” Mütecessis, “Acaba ne işe yarar bu alet? Makas kutusu mudur, divit midir, izah et?” Zarifhane, “kuşları sevdiğiniz besbelli! Yorulmasın diye yavrucaklar, temelli Tünek kurmuşsunuz!” Pürneşe, “ Birader şu Koskocaman burunla tütün içince, komşu yangın var demiyor mu?” Müdebbir; “Aman yavrum! Bu ağırlıkla yere düşmenden korkuyorum!” Müşfik, “Yaptırın ona küçük bir şemsiye, Yazın fazla güneşten rengi solmasın diye!” Alimane, “Görmüşüm Aristophanes’de belki Hippocampelephantocamelos adındaki Hayvanın burnu gayet büyükmüş!Sen ne dersin?” Nobran, “Zaten bilirim, sen misafir seversin; Bu şapka asmak için mükemmel icat!” Şairane, “Ey burun, bütün cihana inat, Seni baştan aşağı nezle etmeye kaadir Tek rüzgâr bulunamaz, karayel müstesnadır!” Hazin, “Bir de kanarsa, Kızıldeniz! Ne bela! Hayran, “ Lavantacıya ne mükemmel tabela!” Lirik, “Bu Tanrıların bindiği bir gemidir!” Safiyane, “Abide ne günleri gezilir?”” Hürmetkârane, “Mösyö, kibarsınız muhakkak, Yoksa var mı cumba sahibi olmak!” Köylü, “Vış anam! Bu ne? Bilmem guş muh, balık mıh? Yoğusa tohuma kaçmış bir salatalıh mı?” Sivri akıllı, “Bunu tombalaya koymalı! Kim elinden kaçırmak ister böyle bir malı?” Ve hıçkıra hıçkıra nihayet, Pyrame gibi, “Bu ne felaket! Bu ne musibettir Yarabbi! Böyle berbat edip de yüzünü sahibinin, Şimdi de utancından kızarıyor, bak hain!” -Olsaydı biraz nükte, biraz malumatınız, İşte karşıma geçer bunları sayardınız. Fakat sizde nükteden eser yok zerre kadar, Neyleyeyim Cenabıhak ihsan buyurmamışlar! Zaten bir parça icat kudreti olsa bile, Böyle seçkin, muhterem huzzar önünde hele, Bana bu şakaları yapmazdınız elbet. Ağzınızdan çıkmaya daha olmadan kısmet Bunlardan bir tekinin en ufak başlangıcı, Karşınıza Bergerac’ın kılıcı! Ben bunları söylerim, oldukça belagatla! Başkasından dinlemem fakat tekini bile.

 

 

 

Oyunu Adı: Atinalı Timon

Yazan: William Shakespeare

Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

 

TIMON – Sevgili dostlarım, oturmaz mısınız? (...) Herkes sevgilisini öpmeye koşar gibi geçsin yerine. Hepiniz tıpatıp aynı şeyi yiyeceksiniz. Resmi bir ziyafetteymiş gibi yer seçmekle oyalanıp yemeği soğutmayın. Oturun, oturun! Ama tanrılara şükran borcumuzu ödeyelim önce.

 

Ey yüce koruyucularımız; bu topluluğumuzdaki yüreklere şükran duyguları serpin. Çünkü sizler, bizlere verdiklerinizle yücelttiniz kendinizi, ama varınızı yoğunuzu da vermeyin, yoksa tanrılığınız hor görülür. Herkese yetecek kadar verin ki, kimse kimseye muhtaç olmasın. Çünkü siz tanrılar, insanlardan borç istemek zorunda kalsanız gözlerinden düşersiniz. Yiyecekleri yemeği yedirenden daha çok sevdirin insanları. Yirmi kişilik bir toplantıda bir o kadar da alçak bulunsun her zaman. Bir sofraya oturan on iki kadının bir düzinesi o bildiğiniz soydan olsun! Ey tanrılar, ne kadar lanetiniz daha kaldıysa yağdırın Atina'nın senatörleri ve aşağılık çirkef sürüleri üstüne! İçlerindeki çamura boğun onları! Buradaki dostlarıma gelince, hiçe saydığım için hepsini, hiçlik dilerim hepsine sizden, buyursun hiç yesinler!

 

Açın tabaklarınızı, köpekler, açın da yalayın!

 

(...)

 

Dilerim görüp göreceğiniz en iyi ziyafet olsun bu!

 

Sizi gidi ağız dostları sizi!

 

Duman ve ılık su; tam sizin şanınıza layık işte.

 

Timon'un son yemeği budur size.

 

Yıkayıp temizliyor işte kendini Timon

 

Üstüne pul pul yapışan dalkavukluğunuzdan;

 

Savuruyor işte böyle suratınıza

 

Vıcık vıcık alçaklığınızı.

 

Herkesin lanetleriyle yaşayın, uzun uzun hem de;

 

Sizi sırıtkan, yapışkan, iğrenç sömürgenler sizi!

 

Para budalaları, sofra sülükleri, iyi gün sinekleri!

 

Süklüm püklüm uşaklar, uçarı dumanlar, kalleş kuklalar!

 

Bütün insan ve hayvan hastalıklarına tutulasıcalar!

 

Ne o? Kaçıyor musun? Dur biraz; ilacını iç de öyle git!

 

Sen de! Sen de! Dur, para vereceğim, borç istemeyeceğim.

 

Ne o? Kaçış mı hep birden? Bundan sonra

 

Alçakları çağırmadan kurulmasın hiçbir sofra.

 

Yansın konağım! Atina yerin dibine batsın!

 

Bundan böyle Timon'un yüreğinde yeri olmasın

 

İnsanların, hiçbir insanın!

 

 

ANTONIUS – Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin: Ben Sezar'ı gömmeye geldim, övmeye değil. İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından yaşar, iyilikler çok zaman kemikleriyle beraber gömülür; haydi Sezar'ınkiler de öyle olsun. Asil Brutus size Sezar'ın haris olduğunu söyledi; eğer böyleyse, bu ağır bir suç. Sezar da onu pek ağır ödedi. Şimdi burada Brutus'la diğerlerinin izinleriyle, çünkü Brutus şeref sahibi bir zattır; zaten hepsi, hepsi şerefli kimselerdir, evet müsaadeleriyle burada Sezar'ın cenazesinde söz söylemeye geldim. O benim dostumdu, bana karşı vefalı ve dürüsttü; lakin Brutus haris olduğunu söylüyor ve Brutus şerefli bir zattır. Sezar Roma'ya birçok esir getirdi, devlet hazinelerini bunların kurtuluş akçeleri doldurmuştu. Acaba Sezar'da hırs diye görülen bu muymuş? Fakirler ne zaman ağlasa, Sezar'ın gözleri yaşarırdı; hırs daha sert bir kumaştan olsa gerek. Fakat gene Brutus onun için haristi diyor; Brutus da şerefli bir adamdır. Siz hep gördünüz, Luperkalya yortusunda ben kendisine üç defa kırallık tacı sundum, üç defasında da reddetti; hırs bu muymuş? Gene Brutus, haristi diyor. Ve şüphesiz kendisi şerefli bir adamdır. Ben Brutus'un dediklerini çürütmek için söz söylemiyorum, buraya bildiklerimi söylemeye geldim. Bir zamanlar siz onu hep severdiniz, bu sebepsiz değildi; öyleyse sizi ona yas tutmaktan alıkoyan nedir? Ey izan! Sen hoyrat hayvanlara sığınmışsın, insanlar da muhakemelerini kaybetmiş. Beni affedin. Kalbim tabutun içinde, şurda, Sezar'ın yanında, tekrar bana gelinceye kadar beklemeli.

 

 

 

Oyunu Adı: Kral Lear

Yazan: William Shakespeare

Çeviren: İrfan Şahinbaş

 

LEAR – Esin rüzgarlar, esin! Yanaklarınız çatlayıncaya kadar üfürün! Kudurun! Esin! Seller, boşanın! Kuleleri, tepelerindeki fırıldaklara kadar sulara gömün! Düşünce hızıyla bir an içinde çakıp sönen kükürtlü ateşler, meşeleri yaran yıldırımın öncüleri, alazlayın şu ak saçlı başımı! Siz de ey gökler, kainatı saran o korkunç gürlemelerinizle yamyassı edin şu yuvarlak dünyayı! Tabiatın insan döken kalıplarını paramparça edin; nankör insan üreten tohumları silip süpürün!

 

(...)

 

Gökler, gürleyin var kuvvetinizle! Yağmurlar, akın! Yıldırımlar, saçın ateşinizi! Siz benim kızlarım değilsiniz ki! Ben sizi nankörlük ediyorsunuz diye yerebilir miyim? Koca bir ülkeyi vermedim ki size; "evlatlarım" demedim ki size! Bana hiçbir itaat borcunuz yok sizin! Onun için keyfinize bakın, neniz varsa yağdırın üzerime... Görüyorsunuz, kölenizim artık... Gücü kalmamış, adam yerine konmaz olmuş, zavallı, alil bir ihtiyarım. Ancak "o habis kızlarıma yardakçılık ediyorsunuz" demekten de kendimi alamıyorum. O melunlarla birlik oluyor, böyle yaşlı ve ağarmış bir başa göklerden savaş açıyorsunuz. Ayıp! Ayıp!

 

 

 

 

Oyunun Adı: Çöplük

Yazan: Turgay Nar

 

AYMELEK - Deseler ki bana, bir canın var ona ver, veririm... Haço... O da olmasa hepten yalnızlık çöker omuzlarıma... Onsuz ne yaparım ben?.. Kardeş ne de olsa, anamın yadigarı. Etimi yese de kemiklerimi saklar... İnsan yaşadığı yere benzer... Şu genç yaşında yüzünün derisi ne hale geldi... Buruşturulup atılmış bir kağıt parçası gibi... Şu çöplükten ne farkı var?.. Eller ruhun ağaçlarıdır derdi de anam, aklım almazdı... Nasıl kök salıp dallandığını anlayamaz insan; bir de bakarsın nerdeyse güneşe değecek... O sıcaklığı yavaş yavaş canında duyarsın... Ruhunu şeytana teslim eden ilk canlı yılandır!.. O yüzden yılanların ne eli ne de ayağı vardır!.. Bu yıl çöplük yılan kaynıyor!.. Korkumdan evde süt pişiremiyorum!.. Kokuyu alan yılan püskürüp geliyor!.. Geçenlerde biri gelip çöreklenmiş yatağımın yanına!.. Islığı bir çocuk ağlaması gibiydi, korktum, kaçtım evden hemen!.. Sonra şet dedim kendi kendime, ya o yılanın gelişinde bir hikmet varsa?!.. Kimbilir, belki bir günahımız vardır da, o yılan da bizi sınamak için gönderilmiştir!.. İnsanın aklına olmadık şeyler geliyor!.. Eve geri dönüp yılana süt vereyim dedim!.. Bir de gördüm ki derisi yanar döner yılan, ocaktaki ateşe düğüm olmuş, ateşi boğmakta!.. Ateş, gözlerime baktı, umutsuzdu!.. Gözleri kan çanağı gibiydi!.. Yılan, ateşi boğmuştu karşımda!.. Şurda, çöplüğün tam doğusunda, birkaç gün sonra aynı yılanı tekrar gördüm!.. Kulakları zümrüt küpeliydi!.. Beni görür görmez, akıp gitti çöp dağının koynuna!.. Elim yılan öldürmeye gitmiyor!.. Belki de yavruları vardı!.. Çöp makineleri gelince, ne yılan kalacak ne de insan! Geç oldu... Haço!.. Haço!.. Kalkın artık!.. Uyanın!.. Uyan, uyan artık İsrafil!.. Börtü böcek uyandı... Bugün çöplüğün öte yanına çöp dökeceklermiş... Haberiniz olsun...

 

 

 

Oyunun Adı: Eşek Arıları

Yazan: Aristophanes

Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

 

YARGIÇLAR – Her girişten ve önsözden önce

Şurasını belirtmek zorundayım ki

Bizim egemenliğimiz bütün egemenliklerin üstündedir.

Yaşadığımız çağda hangi mutluluk

Bir yargıcın mutluluğundan daha mutludur?

Hangi yaratık ondan daha keyifli yaşar?

Hangi yaratıktan korkulur, ondan daha çok?

Kocamış, beli bükülmüş olduğu halde?

Ben daha yatağımdan kalkmadan

Bir sürü insan bekleşir mahkeme kapılarında.

Anlı şanlı adamlarda vardır aralarında.

Yanlarından geçerken, hemen yapışır elime

Başlar yalvarıp yakarmaya:

“Gel etme, acı bana, yargıç baba;

Senin başına da gelmiştir bu işler

Orduda ya da başka bir işte

Sen de birkaç para aşırmışsındır elbet

Arkadaşlara yiyecek alırken pazardan.”

Kim yalvarırdı bana böyle, yargıç olmasam?

Bunlarla öfkem biraz yatışır,

Ama dışarıda verdiğim sözleri tutmam içeride.

Suçlular türlü diller dökmek zorundadırlar

Pençemden kurtulabilmek için.

Bir yargıçtan çok kime dalkavukluk edilir?

Kimi fakirliğini anlata anlata bitiremez.

Kimi Ezop masalları anlatır.

Kimi beni güldürüp öfkemi yatıştırmak için

Soytarılık, maskaralıklar yapar.

Bütün bunlar işe yaramadı mı

Kimi de tutar kız erkek çocuklarının elinden

Getirir hepsini mahkemeye.

Çocuklar boynunu büküp ağlar önünde;

Sonra baba, çocukları adına yalvarır bana

Bir Tanrıdan günahların bağışlanmasını ister gibi.

“Kuzuların sesini seversen,

Bu oğlancığın sesi de dokunur sana” der.

Dişi domuz yavrularını seversem

O zaman da kız çocuklarını ağlatır.

Biz de bir azıcık gevşetiriz artık

Öfkemizin gergin tellerini.

Az güç müdür bu? Para nedir bunun yanında?

 

 

 

Oyunu Adı: Güldürü Üstüne Aldatma Ya da Tam Tersi

Yazan: Ahmet Önel

DALGACI – (Işıklar yandığında koltuğundadır. Elinde tenis raketi..) Ne çok şey anlatabilirim! Hoşsohbet biriyimdir aslında. Yine de, pek sevmezler beni. Nedense çekinirler. Huysuz herifin biri olduğum söylenir orda burda. Aldırmam. Her söylenen lafa kulak kabartırsanız işiniz iş demektir, yalan mı! Benim işim ise.. Size komik gelebilir belki ama, oyun oynarım ben. Sıkı bir oyuncuyumdur hani. Fazlasını sormayın, anlatmam. Bir işim daha vardır bu arada. Ona iş denir mi, bilmem ama.. (Kolundaki aleti gösterir.) Bunu saat sanırsanız aldanırsınız. Dünya nüfus göstergesidir bu. Şu an, evet şu an yeryüzünde kaç insan evladı var, anında söyleyebilirim. Tam tamına, altı milyar, yediyüz yirmi milyon üçyüz kırkaltı bin seksen dört kişi. Yemin ederim ki doğru! Eh, ne yapalım, herkesin bir merakı var işte. Ben sizin o minik içki şişelerini yan yana dizip de eşe dosta gösterip böbürlenmenize karışıyor muyum! Aslında itiraf etmek gerekirse, sorumluluk duygusu fazla olan biri değilim. Sorumluluk almaktan da ana değilim hani. Dalgacının biri olduğum bile söylenebilir canım! Bana kalsaydı ne o, ne bu, şair olmak isterdim! Çok ciddiyim. Güzel, körpecik kızlar sırtımı kaşıyıp yelpaze sallarken ben de şarabımı yudumlayıp şiirler döktürseydim fena mı olurdu sanki! Ya da bir yazar olup öyküler kurmak! Bakın bu da fena değil.. Yeni yeni insanlar salardım yeryüzüne ve onlar birbirlerini didiklerlerken ben de bir köşeye çekilir ve keyifle izlerdim kurguladığım dünyayı. Olmadı işte! Ne yaparsınız, beni kurgulayan da böylesini uygun görmüş. Ancak hayatın kendine has kuralları var. Acımasız bir dünyayla burun buruna geliyoruz pencereyi araladığımızda. Üzümler kendiliğinden şaraba dönüşmüyor. Çaba gerekiyor çünkü. Sonuç olarak, şiiri çoktan bıraktım. Öyküye zaten başlamamıştım. Herkes gibi yaşamayı seçtim sizin anlayacağınız. Ayrıca bir yazar nedir ki! Eninde sonunda kendi gölgesiyle sohbet eden bir ademoğlu! Yalan mı?

Şimdiden kantarın topuzunu kaçırdım bile. Yazmak şart değil ya, bir öykü anlatacaktım size. Her ne kadar yazar olamadıysam da, bir yazarın öyküsünü aktaracaktım. Aldığı bir siparişin heyecanıyla soluğu kıyıkentteki bir motel odasında alan bir düş ustasının öyküsünü, evet! Eh, motel masrafını ödeyecek olan kendisi değil nasıl olsa! Motelin en güzel odasına yerleşmekten kim alıkoyabilir ki kendisini! Ne keyifli bir durum, öyle değil mi! Ancak şu üzümdeki çaba burada da gerekiyor. Sözcüklerden şarap yapmak kolay mı sanıyorsunuz yoksa? Felsefe paralayacak değilim. Yüzüme gözüme bulaştırmadan öyküyü anlatabileyim, yeter bana. Son olarak söyleyeceğim şu: Yazarlar yarattıkları aracılığıyla özlemlerini dile getirirler biraz da.. Maharet sözcüklerde sizin anlayacağınız. Ah sözcükler! O görünmez kanatlar.. O duyulmayan kanat çırpışları.. Kimi zaman da nasıl aldatır biz çaresiz insanları! Bütün bu söylediklerim gibi tıpkı. Yoksa siz.. deminden beri konuştuğumu mu sanıyorsunuz? (Yerinden doğrulur, raketi sallayarak çıkar.)

 

 

Oyunu Adı: Nemrut

Yazan: Gülşah Banda

 

NEMRUT - (Sinirli, çaresiz) Yüceliğim, büyüklüğüm küçücük aciz bir Topal yüzünden tehlikededir. Hissediyorum, yakınımda, sesini duyuyorum... Soluk alışını duyuyorum çok yakınımda... Benim olan toprakların üzerinde, beni yok etmek için çırpınıyor.

(Bağırır) Topal! Topal! Çık ortaya... Çık karşıma... Alamayacaksın canımı bu bedenden... Bu beden ebedidir... Ölüm yoktur onun için...

(Çaresiz) Lakin halkın kafasını çelmiştir. Kullarım karşı durmaya çalışmıştır, onlara can veren Nemrut'a. Ben düşemem babamın düştüğü gaflete... Kolay değil Nemrut'un gücünü silmek, yok etmek, ayak altında ezmek. Düzen yeniden kurulacak. Topal'ın canı alınacak ve düzen yeniden Nemrut'un dilediği gibi olacak. Başka kimsenin dilemeğe hakkı yoktur çünkü buralarda. Hak benim... Düzen benim... Can benim... Uzak dur iktidarımdan yarım adam, uzak dur!

(Hiddetle kapıya yeltenir, yardımcılarına seslenir. 1. ve 2. yardımcıları girer.)

Buraya gelin! Buraya gelin! Sakın kimse saraya sokulmasın. Dışardan kimse, halktan kimse içeri alınmasın! Demir odaya kimse yaklaştırılmasın! Sarayın yakınından bile geçirilmesin kimse! Şimdi çekilin karşımdan. (Çıkarlar.)

Topal! Topal! Bulacağım seni! Çocuk olmadan, çocuk doğmadan çıkmalısın huzuruma! (Tahtına oturur) Zaman geçiyor! Zaman durmuyor! Çık ortaya Topal! (Bir an) Ne yaparım ben böyle? Demir bir odada kıskıvrak? Kim sokmuştur beni bu hale? Kimden korkarım ki çevirdim etrafını demir zırhla? Yeni candan mı korkarım? Yoksa Topal'dan mı? Değil... Kullarımdan mı? Değil... Ölümden mi? Hayır! Ölüm bana değil, kullarımadır. Kullar ölür, Nemrut sağ kalır.

(Kafasını elleri arasına alır.) Nemrut! Ne yaparsın sen burada? Nemrut! Neden girdin bu demir sandığa? Yoksa, Nemrut'un zulmünden mi korkarsın? Ne dedim ben? Kimedir Nemrut'un zulmü? Bana mı? Kim kapatmış beni buraya? Nemrut mu?

 

 

 

Oyunu Adı: Don Cristobita ile Dona Rosita'nın Acıklı Güldürüsü

Yazan: Federico G. Lorca

Çeviren: Memet Fuat

SİVRİSİNEK – Bayanlar, bir de baylar! Dinleyin hele! Küçük, delikanlı, kapa çeneni... sen de, küçük hanım, otur yerine, yoksa öyle bir pataklarım ki seni, yerinden bile kıpırdayamazsın bir daha! Susun, sessizlik babasının evindeymiş gibi dolaşsın dursun. Susun, susun da son söylenen sözlerin tatlı kalıntıları süzüle süzüle suyun dibine otursun. (Bir davul sesi.) Ben, bir de benim bu kumpanyam ta eskiden, soylu kişilerin tiyatrosundan kalmayız; kontların, markizlerin tiyatrosundan; altınlar, aynalar tiyatrosu; hani şu soylu bayların uyumaya geldiği, soylu bayanların da... onların da uyumaya geldiği... Beni, bir de benim bu kumpanyamı kapatıp üstümüze kilidi basmışlardı. Neler çektik, bilemezsiniz. Ama bir gün ben anahtar deliğine gözümü uydurdum, ışıkta taze menekşe gibi titreyen bir yıldız gördüm. Zorladım, dayandım, sonuna kadar açtım gözümü... çünkü rüzgar delikten içeri parmağını sokmuş, gözümü kapatayım diye dürtüp duruyordu... o yıldızın altından, cici kayıkların yol sürdüğü geniş bir ırmak bana bakıp gülümsedi. Söyledim arkadaşlarıma, tarlalardan, çayırlardan koşa koşa kaçtık, basit insanları, soylu olmayan kişileri aradık; onlara belki gösterebiliriz diye şeyleri, küçük şeyleri, küçük, minik işlerini dünyanın; dağlardaki yeşil ayların altında, kıyılardaki gül rengi ayların altında. Eh, şimdi de ay yükseldiğine, ateşböcekleri ufacık mağaralarına çekildiklerine göre, "Don Cristobita ile Dona Rosita'nın Acıklı Güldürüsü" adlı oyunumuza başlayabiliriz. Kaba Cristobita'nın tersliklerine, yaratacağı üzüntülere, Dona Rosita'nın çekeceği acılara hazırlayın kendinizi; yalnızca bir kadın değil Dona Rosita, donmuş suların üzerinde uçan bir yağmurkuşu, dokunsan kırılıverecek, küçücük bir ispinoz; onun çekeceği acılara ağlamaya hazırlanın. Hadi, başlayalım öyleyse! (Çıkmasıyla girmesi bir olur.) Gel, şimdi... ÇAL!... RÜZGAR GİBİ ES!... şu merak dolu yüzleri yala geç; al götür iç çekişlerini dağların ardına; sevgilisiz küçük kızların gözlerinde birken yaşları kurut!

(Müzik)

Dört küçük yaprağı vardı

ağacımın

da rüzgar...

aldı götürdü.

 

 

 

Oyunun Adı: Kadınlar

Yazan: Doiro Fo

Çeviren: Füsun Demirel

KADIN

Bu aşağılık yaşam anlamak için o feminist toplantılara gitmem mi gerekiyor? İki köpek gibi çalışıyoruz. Bir çift laf etmeye vaktimiz yok. Kendimize ayıracağımız bir an bile.. Evlilik bu mu? Benim de sorunlarım olacağı hiç aklına gelmedi ki? Hiç bana sorar mısın? Yorgun musun? Yardım ister misin? Yemeği kim pişiriyor? Ben. Tabaklar kim yıkıyor? Ben. Alışverişi kim yapıyor? Ben. Ay sonuna para yetiştireyim diye akla karayı seçen kim? Ben de aynı zamanlarda çalışıyorum. Ben, ben ben...

Çoraplar kirleten sensin. Onları kim yıkıyor, peki? Benim çoraplarımı kaç kere yıkadın? Evlilik bu mu? Seninle konuşabilmeyi istiyorum. Benim sorunlarımın da olduğu hiç aklıma geldi mi? Tamam, senin sorunların benim demektir, ama benim sorunlarım da senin olmalı. Öyle seninkiler benim, benimkiler gene benim... Seninle konuşmak istiyorum... Ama işten döner dönmez uyumaya gidiyorsun... Akşam... Televizyon. Pazarları maç: 22 tane geri zekalının bir top peşinde koştuklarını görmeye... Aralarında bir geri zekalı daha var, ama o düdüklü ve ceketli... Luigi, çok kızar ve sanki anasına küfür edilmiş gibi, "Sen spordan ne anlarsın be..." Ne biçim cevap. Beni spor ilgilendirmiyor. Spor kimin umurunda. Onu hiç böyle görmemiştim. Deli gibi bağırıyordu. Ben bağırdım, o bağırdı, bir sürü küfürlü laftan sonra tartışmayı bitirdik.

Ben ciddi olarak dedim ki: "Yeter, eğer evlilik buysa ben büyük bir hata yapmışım." Hatamı aldım (Çocuğu alır) Kapıya geldim. Bu esnada anahtar elimdeydi. Eminim... Luigi yanıma geldi. Zavallı Luigi, yüzü kireç gibiydi.,. Böyle hüzünlü bir sahneyi ömrümde yaşamadım. Hiç şakam yoktu. O da anlamıştı. Beni içeri aldın "Haydi yapma böyle"... "Bırak beni"... "Önce konuşalım sonra istersen gidersin. Ama önce konuşalım. Diyalektik diye bir şey vardır, değil mi?"... Sonra beni diyalektiğe doğru çekti... (Yatağa ilerler) Beni oturttu. "Evet, haklısın," dedi. Ama annesinden böyle alışmıştı. Annesi gibi olmamı bekliyordu. Yanılmıştı. Değişmeliydi.,. yani kısaca "özeleştiri" yaptı. Ne hoştu, ne hoştu... Ben ağlamaya başladım. O özeleştiri yaptı, ben ağladım. Ben ağladım o özeleştiri yaptı. Ne güzel ağladım dün akşam... Peki anahtar? (Anımsar) Anahtar Luigi'de eminim. Benden o aldı. Ceketin cebinde... Ceket nerede? (Ceketin cebine bakar) İşte anahtar burada... Bu benimki, bu onunki... Saat kaç? Yediye on var. Hala vaktimiz var. (Bebeği alır) Annesinin bebeği, annesinin ceketi, annesinin çantası, annesinin abonman kartı... abonman kartı... Şunu bulmalıyım, otobüsün kalabalığından seni yere bırakıp da arayamam ya... İşte abonman kartı... altı delik mi? Altı delik gidiş, altı delik dönüş. Altı gidiş, altı dönüş mü? Kiril kullandı abonman kartımı?

Bugün günlerden ne? Pazar. Pazar! PAZAR!!! Sen de bana bir şey demiyorsun.. Pazar günü çalışmaya gitmeye kalkıyorum. Ben deliyim. (Çocuğu bırakır, ağır ağır dans eder) PAZAR. (Şarkı söyleyerek) Pazarları iş olmaz, geç saate kadar uyunur. Ne güzel pazar... Yatağa bebeğim, bebeğim... yatalım ve bütün günlerin pazar olduğu bir düş görelim... Dünyanın sonuna dek... sonsuz PAZAR... Bütün yaşamın pazar olduğu bir düş görelim... Haftanın diğer günleri yok artık... pazartesiyi astılar, perşembeyi kurşun1adılar, cumayı tutukladılar... hepsi öldü... Sadece pazar kaldı. Uykuya, uykuya... Eğer düşümde yeniden fabrikayı görürsem kendimi boğazlarım. (Bebek kolunda elbiseleriyle kendisini yatağa atar. Battaniyeyi başına kadar çeker)

 

 

 

Oyunun Adı: Cimri

Yazan: Moliere

Çeviren: Sabahattin EYÜBOĞLU

 

Yetişin! Hırsız var! Yakalayın! Adam öldürüyorlar! Can kurtaran yok mu? Hak, adalet nerede? Allah yok mu? Vurdular! Canımı aldılar! Gırtlağımı kestiler! Paramı çaldılar, paramı! Kim aldı, kim? Ne oldu? Nerede? Nereye saklandı? Ne yapayım? Nasıl bulayım?

Nereye koşayım? Nereye koşmayayım? Şurada mı acaba? Burada mı yoksa? Kim o? Dur! ( Kendi kolunu yakalar) Yakaladım. Ver paralarımı haydut! Eyvah! Benmişim yakaladığım. Neredeyim, bilmiyorum ki! Ben kimim? Ne yapıyorum? Bilmiyorum. Oldu bana olanlar! Param! Zavallı paracığım! Canım, sevgilim benim! Aldılar elimden seni! Sen olmayınca ben neye sığınırım artık, neyle avunur, neyle sevinirim? Her şey bitti benim için; dünyada yapacak işim kalmadı benim! Sensiz ne yaparım, nasıl yaşarım? Olacak şey mi?Yaptılar bana yapacaklarını! Dayanamam bu acıya, ölüyorum; öldüm,gömdüler beni! Diriltmek isteyen yok mu beni; versin paracıklarımı geri, ya da kimin aldığını söylesin. Ne var? Ne diyorsunuz? Kimse yokmuş. Bu işi yapan bir hayli pusuda beklemiş, fırsat kollamış olmalı; ben tam o yezit oğlumla konuşurken yapmış yapacağını. Haydi durma git. Git adalete baş vur; sorguya çektir bütün evi: Hizmetçi kadınları, uşakları, oğlunu, kızını, hatta kendini, kendini bile!

( Seyirciyi işaret ederek)

Nedir bu kalabalık? Ne diye toplanmışlar buraya? Kimin yüzüne baksam kuşku sarıyor içimi? Hepsi hırsızmış gibi geliyor bana. Ne o? Ne konuşuyorlar orada? Hırsız mı görmüşler? Nedir o yukarda ki gürültü? Hırsız orada mı yoksa? Ne olur, söylesin bir gören varsa, Allah rızası için söylesin! Aranızda mı saklı orada? Hepsi bana bakıp bakıp gülüyor. Görürsünüz hepsinin parmağı var bu hırsızlıkta. Haydi gelsin çabuk jandarmalar, polisler, tüfekler, hakimler, mahkemeler, işkenceler, darağaçları, cellatlar! Astıracağım, bütün dünyayı astıracağım. Yine de paramı bulamazsam kendi kendimi asacağım!

 

 

Keşanlı Ali Destanı

Oyunun adı:Zilha

Yazarı:Haldun Taner

Ne diyordum efendicağızıma söyleyim.Beni bu eve evladı manviyatlık aldılar.Bir çocuğu birde Şamamayı gezdiriyorum.İşim o kadar.Şamama evin köpeği.Burda medeniyet varmış be.Eskiden ayaklarımı aydan aya yıkardım .Hem de çorabımı çıkarmadan.Oldu olacak ikisi birden yıkansın diye.Şimdi her gün bano yapıyorum.Allahın günü yıkanan deri ne kadar yumuşak oluyormuş meğer.Amonyak kokusuna öyle alışmışım ki,burada temiz hava ilkin ciğerlerime dokandı.

(Gider masanın üstünden bir resim alıp gösterir)

Filiz'in babası Bülent Bey,illetli fakir;karısı evden kaçmış.Adam da böyle sönmüş fenere dönmüş.İhya Bey doktorlara ne paralar yedirmiş,nafile...Melankoli diyorlar düşman başına.Bana bazen tuhaf tuhaf koyun gibi bakar.(taklidini yapar)Çok dokanıyor içime.Hani birinci perdede çişini bile unutan bunak profesör vardı ya,deli doktoruymuş meğer o.Küçük beye şimdi o bakıyorç İki de bir evde benim kılık kıyafetime bile karışır.Yok saçını şöyle tara,yok gözünü böye boya Deli mi ne?

İhya Bey buba adam.Tuttuğu altın olsun,neme lazım.Beni kızı gibi sever.Sen bizim evin maskotusun kız diyor.Uğur getiriyormuşum diye arada bir makas alır.Olacak artık o kadar.Madam olgaya tenbihat geçmiş.Bana oturup kalkma konuşma öğretsin diye.Kim bilir belkide iyi bir kısmet çıkarsa sevabına everecekler.Dünyada hayır sahabları daha ölmedi...

(kapı vurulur)

Madam galiba.Sen misin madamcığım,buyur...

 

 

HELENA

William SHAKESPEARE

Türkçesi :Bülent BOZKURT

HELENA

Oo, anlaşılan bu da çeteden. Şimdi üçü bir araya gelmiş,

Kendilerince eğleniyor, oyuncak gibi oynuyorlar onurumla.

Seni hain, seni iyilik bilmez Hermia;

Sen de mi bunlarla kafa kafaya verdin,

Bana bu iğrenç hakaretleri layık gördün?

Hani içtiğimiz su ayrı gitmiyor;

Her saatimiz birlikte geçiyordu;

Kardeşlik yemini etmiş,

Bizi ayırıyor diye, ayağına tez zamanı paylaşmıştık!

Okul arkadaşlığı, tertemiz çocukluğumuz, hepsi unutuldu mu?

Gün olmuş, iki hünerli Tanrı gibi, iğnelerimizi almış,

Bir mindere oturmuş, bir minder üzerinde

İkimiz bir çiçek yaratmıştık.

Duygularımız bir, bir ağızdan söylemiştik şarkımızı.

Ellerimiz, bedenlerimiz, seslerimiz, düşüncelerimiz

Kaynaşmıştı sanki.Birlikte büyüdük: bir çift kiraz gibi;

Görünüşte ayrı, ama ayrım yerinde birleşmiş,

Bir sap üzerinde şekillenmiş iki şirin tane.

Görünüşte iki beden, ama atan tek yürek:

Bir şövalyenin armasındaki birbirinin tıpkı resimler gibi ,

Tek kişiye ait ve tepesinde tek bir başlık.

Yılların sevgisini ikiye mi ayıracaksın şimdi?

Bu adamlara katılıp zavallı arkadaşını mı ezeceksin?

Ne dostluğuna yakışır bu, ne genç kızlığına.

Sızıyı duyan yalnız ben olsam da,

Hem kendi adıma kınıyorum seni, hem kızlar adına

Sen değimlisin Lisander'ı peşime takan;

Yüzümü gözümü övsün , beni küçük düşürsün diye?

Öteki sevdalın Demetrius'u sen kışkırtmadın mı?

Daha biraz önce beni ayağıyla iten,

Tanrıça, peri kızı,göksel, eşsiz, seçkin, diyor şimdi.

Nefret ettiği kişiye insan bunları neden söyler,

Hele Lisander, ruhu senin aşkınla doluyken:

Niye onu inkar eder, bana sevgi gösterisi yapar?

Senin izninle, senin kışkırtmanla tabii.

Ne olmuş senin kadar hoş, senin kadar çekici,

Bahtı açık değilsem?

Sevilmeden seviyor, hep itiliyorsam ne olmuş?

Hor görmektense acımam gerekmez mi bana?

İyi, iyi devam edin, üzülmüş gibi yapın,

Arkamı döndüğümde dil çıkarın, dudak bükün;

Birbirinize göz kırpın,sürdürün bu tatlı şakayı.

Neşenizi bozmazsanız, bakarsınız tarihe geçer.

Biraz acıma duygusu, biraz terbiye olsaydı sizde,

Böyle alay konusu yapmazdınız beni.

Neyse, haydi hoşçakalın;

Belki kusur bende , çaresi ya ayrılıkta ya ölümde

 

 

 

Oyunu Adı: 4. Murat

Yazan: Turan Oflazoğlu

SULTAN MURAT – Kur'andır bu!

Her karanlığı aydınlatandır bu!

Bütün sözlere, bütün eylemlere hakandır bu!

(Kalabalığın üstüne yürür.)

Kur'andır bu!

Yerin göğün sırrını kesin buyruklarla açıklayandır bu!

Tekmil peygamberleri doğrulayandır bu!

Kur'andır bu!

(Yavaş yavaş tahtına doğru çekilerek)

O doğmayan ve doğurmayanın ağzından,

doğrudan doğruya onun ağzından konuşandır bu.

O ki yerde insanların yürek vuruşunu ayarlıyandır,

gökte yıldızların dönüşünü sağlıyandır.

Onun ağzından konuşandır bu!

(Oturur.)

Kur'andır bu!

(Bekler. Kalabalık büyülenmiştir. Murat, Kur'andan bir yer açar, sessiz okur, sonra.)

Sultanlar sultanı Hud suresinde buyuruyor ki:

"Büyüğünüz sizden nasıl davranmanızı isterse,

öyle davranacaksınız kullarım!"

Sorarım size: Bu kitabın yanıldığını

ileri sürecek müslüman var mı içinizde?

Sultanlar sultanı Et-tevbe suresinde buyuruyor ki:

"Ey inananlar, Tanrıdan korkun

ve sadık kişilerle beraber olun!" "İnananlar" deniyor...

Tanrıya inanmayan müslüman var mı içinizde?

Derim ki kullarım,

kıyamet göğü gergin bir davul kesilip

gümbür gümbür ötmeden,

yeryüzünü karanlık yankılar

kanlı çığlıklarla tir tir titretmeden

derim ki,

gecenin sarp doruklarından öfke yangınları kopmadan,

yamaçlardan inen som ateşten süvariler

tüm kentleri köyleri kasıp kavurmadan,

derim ki,

kara elmas tolgalı başbuğ, o yağız Yokluk Sultan,

suçlu suçsuz bütün canlıları

şimşek bakışlarıyla eritmeden,

güzel çirkin tekmil bedenleri kül etmeden.

kullarım, derim ki

kendinize gelin

iş işten geçmeden!

 

 

Oyun Adı : Zincire Vurulmuş Prometheus / Prometheus

Yazar : Aiskhylos

 

PROMETHEUS

Kibrimden, gururumdan susuyorum sanmayın:

Kendimi bu hallere düşmüş gördükçe,

Bir düşünce kemirip duruyor içimi:

Ben değil miyim bu yeni tanrılara

Bütün üstünlüklerini kazandıran?

Ama bu konuda susuyorum,

Neler söyleyeceğimi biliyorsunuz .

Buna karşılık, dinleyin ne kadar düşkündü ölümlüler,

Ve ben bu ağızsız, dilsiz çocuksu varlıklara

Nasıl verdim aklı, düşünceyi,

Anlatayım bunu, insanları küçültmek için değil,

Onlara ne büyük iyilikler ettiğimi göstermek için.

Önceleri insanlar görmeden bakıyor,

Dinlediklerini anlamıyorlardı,

Uzun ömürleri boyunca düş görüntüleri gibi

Düzensiz, gelişigüzel yaşıyorlardı.

Bilmiyorlardı duvar örmesini.

İçine güneş giren evler yapmasını,

Ağacı kullanmasını bilmiyorlardı.

Yerin altında, karanlık mağaralarda

Karınca sürüleri gibi yaşıyorlardı.

Ne kışın geleceği belliydi onlar için,

Ne çiçekli baharın, ne hareketli yazın.

Bilinç yoktu hiçbir yaptıklarında

Ben gösterinceye kadar onlara yıldızların

Doğuş batışlarını kestirmenin yolunu.

Sonra sayı bilgisini verdim onlara,

Bu kaynak bilgiyi onlar için ben bulup çıkardım.

Sonra harf dizilerine geldi sıra,

O dizilerdir ki belleği her şeyin,

Anasıdır bilimlerin ve sanatların.

Hayvanlara da ilk boyunduruk vuran ben oldum

Ölümlüleri kurtarmak için kaba işlerden;

Atlan dizginleyip arabalara koştum,

Zenginlerin şanını artıran arabalara.

Deniz1er aşan gemilerin bez kanatlarını

Bulan da benim, başkası değil.

Evet, ölümlüler için neler bulmuşken,

Bugün, zavallı ben bulamıyorum yolunu

Kendi başımı dertlen kurtarmanın.

Dahası var, dinledikçe şaşıracaksın:

Ne bilimler, ne sanatlar daha çıkardım!

En önem1ilerinden biri de şu:

İnsanlar hasta düştükleri zaman

Ölüp gidiyorlardı devasızlık yüzünden;

Ne yiyecekleri şeyi biliyorlardı

Ne içecekleri, ne de sürünecekleri şeyi.

Ben öğrettim onlara otları, bir bir karıştırıp

Bütün hastalıklara karşı ilaçlar,

Cana can katan merhemler yapmasını.

......

 

Ya toprağın insanlardan sakladığı hazineler?

Tunç, demir, gümüş, altın ve bütün madenler,

Kim buldum diyebilir bunları benden önce?

Hiç kimse... Yalan söyler kim buldum derse.

Uzun sözün kısası, şunu bilmiş ol:

 

Bütün sanatları Prometheus verdi insanlara.

Fotoğraflar