Web Tasarım Ankara

Kısa Özgeçmiş

1964 İstanbul doğumlu evli ve iki çocuk babası olan Mehmet Tahir ikiler Gelenekli Tiyatro mesleğini usta çırak ilişkisiyle ailesinin Tiyatrosunda öğrenmiş ve ülkemizin dört bir yanında sahne alarak ustası Hadi Poyrazoğlu’ndan kuşandığı peştamal sayesinde ustalık makamına erişmiştir. 1994 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkent Tiyatrosu genel sanat yönetmenliğine getirilmiş olup bugüne kadar yazmış ve yönetmiş olduğu sayısız Tiyatro eserini sahneye çıkarmıştır.  Başkent Tiyatrosunda gelenekli tiyatro üslubuyla yetiştirmiş olduğu öğrencileriyle yerli ve yabancı birçok yazarın eserini özveriye dayalı dayanışma esasını gözeterek görev aldığı sahnesini Ankaralı seyircilerinin müdavimi olacağı bir Repertuar Tiyatrosu haline getirmiş ve bugün sahneye konulan oyunların başarısı sayesinde biletleri aylar öncesinden biten tiyatro yakıştırmasıyla tanınır hale gelmiştir.

 

Tiyatroya ve Ankara’ya dair zorlu bir özgeçmişin hikâyesi…

Bir rivayete göre Adana, nüfus cüzdanına göre İstanbul’da dünyaya gelmişim. Eski Türk filmlerinin en iddialı tragedyalarını aratmayacak derecede hüzünlü bir hayat hikâyesinin başkahramanı olan sarı çocuğun sanata dair meşakkatli öyküsünden bahsederek sizlere kendimi tanıtmak isterim.

Annesinin tabiriyle sarı oğlan sahneye dair kara bir sevdanın döngüsünden habersiz kimi zaman çadır, kimi zaman tiyatro kumpanyalarında yetişmesinin önünü açacak olan hayal dünyasının kahramanıyla çay bahçesinde kurulmuş olan bir tiyatro sahnesinde tanışır. Hiç ummadığı bir zamanda karşısına çıkmış olan ve sonrasındaki yaşamında ömrünün Tiyatro turnelerinde geçirmesini sağlayan gönül ustası pos bıyıklı kaptan amca. Alın teriyle ıslanmayan Tiratların, yanık mazot rengi tahtalar üzerinde zerre kadar değeri olmayacağını ama ödünsüz bir emek ve belli bir mücadele karşılığında o tiratların oyuncuda nasıl değer kazandığını sahnede acıyla pişerek görmesini sağlayacaktı. Lakin bu pişmeye katkı yapan tek yol hayal tacirliğini hakkıyla sahnede sunabilme gayretiydi. Eğer Hayal tacirliğine soyunmak istiyorsa da ustalarının sahneye emanet ettiği alın terini takip etmesi gerekiyordu. Gerekirse en büyük acıları çekme pahasına o izleri takip ederek sahnenin en yüksek makamı hayalbazlığa ulaşabileceğini öğrenmişti.

O makama yükselebilmek için çocukluk hayallerinden vazgeçmek gerektiğini sonradan öğrenmiş olsa da ileri ki yıllarda hayalbazlık makamından asla pişmanlık duymayacağını bilemediği için turnelerde yaşanan sefaletler e açlık yüzünden uzunca bir süre hayal tacirliğinden korkar olmuştu. İki lokma ekmek pahasına o şehir senin, bu şehir benim göçebe kuşlar gibi gezinen çadır Tiyatrolarında çocuk olmak kolay değildi. Ama o zor olanı kolaya çevirmek için gittiği şehirleri arkadaşı farz ederdi ve bacak kadar boyuyla şehrin sokaklarında kaybolma pahasına dolaşırdı ve bu sayede turneler ona çok eğlenceli gelirdi. Hele de gittikleri şehrin panayır meydanına kurulan çadır tiyatrosu siftah gösterisi olarak kurulduğu günün akşamına perdesini açardı. Çadırda ilk gecenin heyecanı tüm oyuncu ağabeylerinin yüzüne yansımasından dolayı gecenin olmasını iple çekerdi. Çadırın kapısına çakılan bayrak direklerinin arasına çekilen ipe çamaşır asar gibi asılan sarı renkli lambalar şehrin havasını renk cümbüşüne dönüştürüveriyordu. Çadırın ilk müdavimleri sinekler sarı lambalar yandığında orayı toplanma merkezi haline getirirken o şehrin insanlarına hey bakın bu çadırda ışık var diye ışığın etrafında halay çekerlerdi. Akşam ezanı okunduktan sonra panayırda hareketlilik başlar ve çadırın önündeki yüksekliğe ibiş amca çıkar ve elindeki huniye benzer borudan ‘başlıyor, başlıyor’ çığlıkları atardı. İbiş amca tiyatronun en komik oyuncusu olduğu için alkol aldığı günlerde bile ona her zaman sempatik gelirdi. Hele o kırmızı burnu ve elma yanaklarını gören seyircilerin, bağırma seslerine bile gerek kalmadan çadıra doluşur ve yer kapma telaşıyla katlanır sandalyelere oturdukları vakit sarı oğlanın annesinde gelen emir gereği sahne arkasına geçer ve onun için sahne altında hazırlanan döşeğine geçerdi.

Sarımtırak şilteler üzerinde tahta revan rüyalara ev sahipliği yapan o zift kokulu tahtalar seyirciler için belki bir sahneydi ama onun canlı sinemaya ev sahipliği yapan yatakhanesiydi. Pos bıyıklı amcanın tabiriyle, o kara tahtalar nafaka teknesiydi ve oyuncuların tüm yükünü alkış karşılığında çekmesini sağlayan ömür törpüsü bir hazineydi.

Oyuncular rengi zifte çalan tahtalar üstünde, iki lokma ekmek fiyatına rollerini parlatırken o hazinenin altında, uykuya geçme sırasını bekleyen kader mahkûmuna dönerdi. Annesinin sahnede yürek dolusu hıçkırıklarını duyduğu an sahne altındaki sarımtırak şiltesine gömülüp gözlerine uykunun misafir olmasını beklemeden gözlerini kapardı. Lakin uyumak ne mümkün seyircilerin çadıra girerken çıkardığı seslerin kesilmediğini duyduğunda ıslıklar, bağrışmalar protesto alkışları yükseldiğinde oyunun başlamadığını anlardı. Bu seslerden korktuğunu bilen annesi kostümlerini giymiş makyajını yapmış bir vaziyette yanına gelir ve sımsıcak kollarıyla oyuna çıkana kadar o güneş kokan tebessümüyle onu sarıp sarmalar. İbiş amca sahnenin perde arasından eğilip ‘ekip başlıyoruz haydi herkes yerine’ dediği vakit annesi sırasını beklemek için yanından ayrılırken her zaman tehditle karışık bir nasihat gönderirdi ‘ Bak sarı oğlan oyun bittiğinde uyumadığını görürsem benimle birlikte yarın sahneye çıkarsın ona göre.’ Sahneye çıkma korkusu onu uysal bir kedi haline getirir ‘tamam anne’ diyerek şilteye gömülmesini sağlardı. Sahne üstünde oyun devam ederken o şiltesine sırt üstü uzanmış bir vaziyette sahne tahtalarının arasından göründüğü kadarıyla sinema perdesi gibi oyuncuları izler ve replik sırasına göre seyircilerin kahkahalarını takip ederdi. Eğer ibiş amcanın sözlerinden sonra seyircilerden kahkaha gelmiyorsa ortada ters giden bir şey var olduğunu anlardı ve ne olacağını merakla beklerdi. Oyunu o durumdan genellikle kurtaran kişi çadırın patronu olur ve unuttukları sözleri hatırlatırdı. Çoğu zamanda sarı oğlan, sarımtırak şiltesinde dizlerinin üzerine çöker ve oyuncuların duyabilmesi için dudaklarını tahta aralığına yaklaştırır onların sözlerini oyunculara tekrar ederdi. Oyuncuların yere tebessümle baktıkları vakit onun vazifesini yere getirmenin rahatlığıyla döşeğine uzanırdı. Bir keresinde hokkabaz amcanın sihirbazlık numaralarını öğrenmek için tahta aralığına gözlerini yapıştırıp izlerken onun simsiyah gözleriyle dikkatlice ona baktığını gördüğü vakit korkmuş ve her işe gözünü(burnunu) sokmamasını öğrenmişti. Bu sebeple kara tahtalara fazla yaklaşmadan yattığı yerden kelebeklerin uçuşmasını izlerdi. Pos bıyıklı kaptan amca ve annesi sahne üstünde dans ederek düete başladığı vakit saz ekibinin nağmeleri eğlenceli bir şekilde yükselir ve sahne üstünde alın terinden dökülen toz parçaları tahta aralarından süzülerek ona doğru düşen minicik kelebeklere dönüşür ve onları yakalamak en eğlenceli oyunuydu. Dökülen toz parçalarının ağırlığına göre sahneye hangi oyuncunun çıktığını hisseder ve oyuncunun söyleyeceği replikleri onlardan önce tekrar ederek kelebekleri yakalama hülyasıyla uykuya çoktan teslim olurdu

Sabahın ilk ışıkları çadırın yan tenteleri yukarı kaldırıldığında içeriye girer ve bu sayede serin rüzgârlar kirpiklerine günaydın öpücüğü kondururdu. Şehrin renkli sokakları tenteler açıldığında ona hadi gel dolaş arkadaşım, keşfet bizi diye cüretkar bir şekilde her zaman davet ederdi ama o gün davet gelmiyordu sebep ise tentelerin kaldırılması ayrılık vaktinin geldiğinin habercisiydi. Bir gece önce en komik şakalaşmaların dahi oyuncuları güldürmediği matem günü olurdu çünkü çadır tiyatrosu ertesi gün meçhul bir şehre gitme pahasına bir kez daha toplanması gerekiyordu. Acısıyla, tatlısıyla, vedalarıyla hayallerine ev sahipliği yapan seyyar gecekondu tiyatroları sarı oğlana çok şey öğretecekti. Onun sahne üstüne çıkma korkusunu yeneceği yegâne yer ömür törpüsü çadır tiyatrosu sahneye merhaba diyeceği o güzel günlerin öz hazırlık imtihanlarıydı

 

Sahne Altı Tahterevallisinden Sahne Üstündeki Hayal Tacirliğine Yükseliş?

Anadolu’yu bir uçtan bir uca karış, karış gezen kumpanyalar ve cambazhaneler sayesinde hokkabazların ve meddahların tiratlarını çoğu zaman sahne altında ve çoğu zamanda perde arkasından takip ediyordu. Tabi bu arada sessiz ama sert bakışlarıyla onu takip eden kocaman geveze ipli kuklalar. Ailesi hayat şartları nedeniyle neredeyse karın tokluğuna sahneye çıkıyordu. Tiyatro yapabilmek ailesi için gittikçe zorlaşıyordu. Çünkü gittiği şehirlerde çadır tiyatrolarına artık eskisi gibi ilgi gösterilmiyordu ve bu sebeple tiyatro yapabilmeleri salonlarda olmadığı için zorlaşıyordu. Onlar emekçiydi ve toprakta yetiştikleri şöhret albenileri olmadığı için gittikleri şehirlerde salon olsa da dolduracak hayran kitleleri hiç yoktu. Bu sebeple çoğu zaman düğün salonlarında ve çay bahçesi olan kahvehanelere sahne kurulur üç naylon terlik fiyatına hayaller alınır üç beş alkış nispetinde en değerli hayallerini satarlardı.

Çadır Tiyatroları panayır alanlarına kurulurdu ama artık Tiyatro kumpanyalarını çay bahçelerinde getirdikleri kiralık traktör römorklarının kasalarını açarak kurdukları seyyar sahnelerde yapmak zorundaydılar. Kumpanyanın en iddialı oyunu ilk gün buluşma buluşma heyecanıyla seçilirdi. Oyunu şehre duyurmak için civar köylerden getirilen eşeğe tiyatronun en komiği ve emektarı ibiş amca ters biner ve elindeki kocaman hunisiyle şehri eşeksırtında bir baştan, başa dolaşarak oyunun reklamını yapardı. Ey ahali duyduk duymadık demeyin bu akşam komik-i şehir ibiş amcanın başrolünü oynadığı iki kayıp kardeş oyunu filanca çay bahçesinde saat sekizde sizleri bekliyor, yetişen seyrediyor, yetişemeyen seyredemiyor diyerek halkı davet ederdi… Kumpanyanın içinde çoğunlukta tek çocuk olarak her zaman o olurdu ve annesi sahnedeyken şehirde kaybolur düşüncesiyle onu çay ocağından bozma küçük bir kulis odasına neredeyse iple bağlardı. Çadır tiyatrolarının rahatlığıyla şehri dolaşmasına izin verilmezdi. Çadır Tiyatrolarının sahne altındaki sarımtırak şilteler ve kostümler yoktu artık onun için. Küçük bir kulise mahkûm olurken kulis arkadaşları duvarda asılı olan ipli kuklalar oluyordu. Kumpanyanın alkış alan en sevilen kahramanları kuklaları çok kıskanıyordu ama belli etmiyordu. Ama duvarda asılı olan kuklaların bir süre sonra onların sert ve kıskanç bakışlarını üzerinde hissederdi.

Mahkum olduğu kuliste sandalyede uzunca bir süre hiç mimiksiz oturup onların neden ona devamlı baktıklarının göz ucuyla belli etmeden anlamaya çalışırdı. Eğer bakışlarını değiştirmez ise her zaman ki gibi ayağa kalkar ve bir patron edasıyla kuklaların yanına gider ve kafalarını sertçe tutarak başka tarafa çevirir ve ona bakmalarını engellerdi. Onlardan korkmuyordu çünkü biliyordu ki onlar Kuklaydı, ağızları vardı dilleri yoktu, ne istenirse onu yapıyorlardı. Onlar için bazen çok üzülürdü ve kuklaların kafalarını çevirmez ona bakmalarına fırsat verirdi. Sonrasında onların çok iyi sırdaş olduklarını anlamıştı ve onların sırlarını saklayacağını bildiği için hayallerini anlatırdı. Mesela en büyük hayali bahçesi olan bir evde yaşamayı düşlemekti ve hemen yanı başında bir okul ve sınıf arkadaşları.  Hayallerinin gerçekleşmeyeceğini düşündüğü anlarda bile duvarda asılı duran sırdaşlarına kırmızı bir bisikleti olmasını ama onunla şehri baştan aşağı nasıl gezeceğini ağlayarak anlatırdı, anlatırdı. Çay bahçesinde oyun sona erdiğinde oyuncular kulise döner kostümlerini çıkarıp hemen dışarı çıkarlardı. Ama annesi dışarı çıkmadan duvarda asılı duran sırdaşı kuklaları eline alıp iplerini oynatma tahtalarına sarar ve onları ikiye katlayarak rutubet kokan sandıklara yerleştirir ve en son kapağını kapatırdı. Hadi sarı oğlan çıkıyoruz dediğinde o bir süre dışarı çıkmaz ve kuliste onların sandıkta seslerini duymak için beklerdi. Akşam olup otele döndüklerinde aklı her zaman sandıklara tıkılan arkadaşlarında kalırdı.

Onların ruh halini anlamak için çay ocağının kulisinde kimse yokken onların tıkıldığı karanlık sandığa girer kapağını kapatıp kuklalar gibi bir süre öylece beklerdi. Bu sayede sandıktaki naftalin kokusunun karanlıklardan gelen mistik bir rahiyası olduğunu düşünerek o kokuya karşı hep ilgisi olmuştu. Onlar gibi hissedip, onlar gibi düşünmeye çalıştığı günlerde hayatın ve nefes almanın değerini kukla arkadaşları sayesinde anlamış, duygudaşlık yapabilmenin ilk denemesini kukla arkadaşları üzerinde denemişti. Bir gün tüm insanlar o kuklalar gibi perde kapandığında rutubet kokulu o sandığın içine gireceklerdi. Sahne arkasında duvarlara asılı olsalar da arkadaşlarının ellerini tutup hayallerinin en renkli sokaklarında onlarla birlikte gezer ve onları kıskanan gözlere bir güzel hava atardı. Öncesinde hayallerinin sırdaşı olan ipli kuklalar hızla geçen zaman içerisinde kumpanyalarında iş arkadaşı olmaya başladığında büyüdüğünü anlamıştı. Artık onlar gibi sahneye çıkıyordu ve seyircilerin bakışlarından ne korkuyor ne de utanıyordu. Hayal tacirliği yapan ailesine nazire yaparcasına üç on paraya hayal satıp bir anda girivermişti tiyatro dünyasına. İşi çok zordu biliyordu çünkü ülkesinde hayalbaz olmak yani meddah olmak hiç kolay değildi.

 

 

Hayal peşinde koşan çarıksız bir tabanın hayal tacirliğine Ankara sahip çıkacaktı.

1994 yılında Ankara’da göreve başladığımda gelenekli tiyatromuzun baş aktörleri kukla, karagöz, ortaoyunu eserlerine diğer illerde olduğu gibi seyirciler ne yazık ki ilgisiz kalıyordu sebebi ise kendi kültürlerine yabancılaştıklarını bilmiyorlardı. Ustalarımdan edindiğim gelenekli tiyatro tekniğiyle sahneye koyduğum ilk eser tahmin ettiğimden fazla büyük bir beğeni kazanmıştı. Öğrencilerimin yüzündeki başarı sevinci Ankara seyircisine güvenmemi sağlamıştı ve onlar hayatlarında bir kez dahi görmedikleri, bilmedikleri için Gelenekli sahne sanatına ilgisiz kalmaları onların suçu olamazdı. Birileri suçluydu ve bunu devleti yönetenlerin basiretsiz tutumlarında arayıp bulmak çok kolaydı ama bu konuda kimse cesaret edipte hak aramıyordu. Hak arama hakkı öncelik olarak usta sanatçılarımızın olması gerekiyordu. Lakin temaşa sanatımızda ustalık makamıyla işini hakkıyla yapan ustalarımız yaşlı olmaları ve sayılarının bir elin parmakları kadar az olmasından dolayı sesleri duyulmuyordu. Ve bu ustalarımız maddi zorluklar sebebiyle çırak yetiştirme imkanları da olmadığı için halkımız kendi öz sanatına yabancı kalmasının önüne geçebilmek bu sebeple çok zordu ve gittikçede zorlaşıyordu. Gelenekli Türk tiyatrosundaki sanatçı boşluğunu doldurmak için hayal tacirlerine yani hayalbazlara ihtiyaç vardı. Rabbimin bahşettiği yeteneği öğrencilerime aşılayarak bu boşluğu ben bir nebze doldurabilirdim ve göreve geldiğim bu makam sanatımın geleceği için çok önemliydi.

Batı kültürüyle taçlandırılmış anlı şanlı sahne sanatlarının tekniklerine çadır Tiyatrolarından gelen hayalbaz olarak oldukça yabancıydım. Ben eğer tiyatromda öğrenci yetiştireceksem öğrendiklerimi aktarmalıydım. İlk zamanlar öğrencilerimi bu konuda ikna etmekte çok zorlandım. Bir gün öğrencilerime benimle ortaoyunu, kukla ve karagöz yapmak isteyen peşimden gelsin dediğimde şaşkın bakışlarını bugün bile hala unutamam. Kukla karagözü bir şekilde biliyorlardı ama mimiklerine saklanmış olan Orta oyunu ne hocam sorusu belirgin bir şekilde belli oluyordu. Ertesi gün söylemiş olduğum saatte üç öğrencim kapımı çalmıştı. Onlarla ortaoyunu ve kukla yapmaya verdiğimde aslında bugünün Başkent Tiyatrosunun temelini atıyordum. O günlerde seyirci bulmakta dahi zorlanırken bugün iki ay sonrasının biletleri tükenen bir tiyatro haline dönüşmüştük. Bu başarının reçetesinde Gelenekli Türk Tiyatrosunun şemsiyesi altında usta çırak ilişkisi içinde gençlere öncelik vererek onların sahnede alın terleriyle ve her şeyden önce hakkı hakça gözeterek büyümelerini sağlayarak sahnemi dev bir repertuar tiyatrosu haline getirdim. Geçmişte ustalarımın çırak yetiştirme konusunda ne kadar cimri davrandıklarını gördüğüm için tiyatromu çadır tiyatrolarındaki ustalarımın şefkatine denk bir özveriyle sahnemi baba ocağı haline dönüştürmek için gayret ettim. Benim yetiştiğim kara tahtalar olmasa da onları gerek sokakta, gerek parklarda halkın bizzat arasında yetiştirmeye çalışarak öğrencilerimin usta çırak ilişkisi ölçüsünde öğrencilerimi evlatlarım gibi görüp bazen döverek(kaba kuvvet değil) bazen de severek hayal tacirliğine aday haline getirmiştim. Çadır tiyatrolarında yetişmeme sebep olan zift kokan o tahtaların kokusu burnumda tüterken bana ve kukla arkadaşlarıma gösterdiği şefkati bende onlara şefkatli bir kuklacı inceliğiyle gösterebilmiştim.

Gelenekli Tiyatromuzun gelişmesi adına çadır tiyatroların bir hayalbazı olarak üstüme düşen her sorumluluğu hayal tacirliğine soyunan öğrencilerime yükleyebilmek için gerektiğinde kan revan içinde kalan yüreğimin kan damlayan gözyaşlarını silme pahasına mücadele ettim ve bundan sonrada edeceğim İnşallah. Hayal tacirliğine soyunan öğrencilerimin başarılarını gördükçe bugün iyi ki Ankara’ya gelmişim diyorum ve bu mesleği yüreğime bahşeden Rabbım hayalbaz olan bu kuluna bu gücü ve kuvveti vererek Ankara’da sanatımla tutunmamı sağlamış diyorum.

Uzun bir özgeçmiş olarak sizlere bu sözleri paylaşmamdaki sebep şudur ki beni bende ben yapan Çadır Tiyatro’larının zift kokan tahta sahnelerine ve Sanat hayatımın gelişmesine renk ve güç katan Ankara’ya çok şey borçlu olduğum içindir

 ‘’ Ben sanatı satır aralarında gizlenen kelimelerde bulmadım... Ben sanatı rahmetli anamın, babamın sahneye akıttıkları alın terinin izinde buldum...’’

 

 

YAZDIĞIM TİYATRO OYUNLARI

•         Asr-ı Saadet ( Hz.Muhammed s.a.v)

•         O nefeste gizli her şey (hacı bayram-ı veli)

•         Nar-ı Aşkın yolcuları (Mevlana ve şems)

•         Bize Gelen Bizdendir (ahi evran)

•         Kim demiş karanlık (aşık Veysel)

•         Vatan için (Sarıkamış şehitleri)

•         Bir Rüyadır Kıbrıs (Hala sultan)

•         Yaşamın kıyısında (komedi)

•         Ah Keşke (komedi)

•         Kadınlarımız (komedi)

•         Aşkın efendisi ( Aşık paşa)

•         Dostlar beni hatırlasın (Aşık Veysel)

 

 

YAZDIĞIM ÇOCUK VE KUKLA, KARAGÖZ OYUNLARI

•         Çeşme başı cazuları (karagöz oyunu)

•         Kocaman Geveze Kuklalar (Kukla Oyunu)

•         Sihirli Zurna (Kukla Oyunu)

•         Nasrettin Hoca (Kukla Oyunu)

•         Ben Kukla Değilim (Kukla Oyunu)

•         Kalbi Çalınan Köy (Çocuk Oyunu)

•         Dikkat Karagöz Geliyor (Karagöz Oyunu)

•         Ormanların Efendisi (Kukla Oyunu)

•         Karagöz Sevimli Kahramanlara Karşı (Karagöz Oyunu)

•         Kayıkçı sefası (kukla ve karagöz oyunu)

•         Sihirli Zurna (Mehmet Tahir İkiler)

•         Eyvah Kümeste Tilki var (kukla oyunu)

 

 

 

YÖNETTİĞİM TİYATRO OYUNLARI

•         Ağaçlar Ayakta Ölür (Alejandro Casona)

•         Çocuğum (margeret Mayo)

•         Kadınlarımız (Mehmet Tahir İkiler)

•         Aşkın efendisi (Mehmet Tahir İkiler)

•         Dostlar beni hatırlasın (Mehmet Tahir İkiler)

•         Kaldırımların Çileli Yolcusu (Necip Fazıl Kısakürek)

•         Lütfen komedi (Mehmet tahir ikiler)

•         İpini koparanlar (illüzyon)

•         Ocak ( Turgut özakman )

•         Çıkmaz sokak çocukları ( Lyle Kessler )

•         Kuklacı ( Gardner Mckay )

•         Bir Başka Zaman ( Ortaoyunu )

•         Hızır Doktor ( Erhan Bener )

•         Haydi Karına Koş ( Ray Cooney )

•         Hişt Hişt  ( Sait Faik Abasıyanık )

•         Salaklar Sofrası ( Francis Vebel )

•         Pusuda (Cahit Atay)

•         Bir Adam Yaratmak ( Necip Fazıl Kısakürek )

•         Siyah Pelerinli Adam ( Necip Fazıl Kısakürek )

•         Tohum ( Necip Fazıl Kısakürek )

•         Su Gelince ( Remzi Özçelik )

•         Duvarların ötesi ( Turgut Özakman )

•         İntifada, maskeliler ( ilan hatsor )

•         Bir Evlenme Teklifi ( Anton Çehov )

•         Bal Sineği ( Aydın Arıt )

•         Başka Dünyanın İnsanları ( Polat Bülbüloğlu )

•         Bir Genç Kızın Rüyası ( Anonim )

•         Lades ( Anonim )

•         Direkler Arasında Kaybolanlar ( Ortaoyunu )

•         Hikayeci ( Meddah)

•         Asr-ı Saadet (Mehmet tahir ikiler)

•         O nefeste gizli her şey (Mehmet tahir ikiler)

•         Nar-ı Aşkın yolcuları (Mehmet tahir ikiler)

•         Kim demiş karanlık (Mehmet tahir ikiler)

•         Bize Gelen bizdendir (Mehmet tahir ikiler)

•         Vatan için (Mehmet tahir ikiler)

•         Yaşamın kıyısında (Mehmet tahir ikiler)

•         Ah Keşke (Mehmet tahir ikiler)

•         Bir Rüyadır Kıbrıs (Mehmet Tahir ikiler)

 

 

YÖNETTİĞİM KUKLA ve KARAGÖZ OYUNLARI

•         Çeşme başı cazuları (karagöz oyunu)

•         Kocaman Geveze Kuklalar(Kukla Oyunu)

•         Nasrettin Hoca (Kukla Oyunu)

•         Ben Kukla Değilim (Kukla Oyunu)

•         Kalbi Çalınan Köy (Çocuk Oyunu)

•         Dikkat Karagöz Geliyor (Karagöz Oyunu)

•         Ormanların Efendisi (Kukla Oyunu)

•         Karagöz Sevimli Kahramanlara Karşı (Karagöz Oyunu)

•         Kayıkçı sefası (kukla ve karagöz oyunu)

•         Sihirli Zurna ( Mehmet Tahir İkiler )

 

 

ROL ALDIĞIM OYUNLAR

•         Ramazan ve Cülide (Erhan Gökgücü)

•         Nar-ı Aşkın yolcuları (Mehmet Tahir ikiler)

•         Bize Gelen bizdendir (Mehmet Tahir ikiler)

•         Kim demiş karanlık (Mehmet Tahir ikiler)

•         Haydi Karına Koş (Eric Morris)

•         Salaklar Sofrası (Francis veber)

•         Bir Adam Yaratmak (Necip fazıl Kısakürek)

•         Kuklacı ( Gardner Mckay

•         Asr-ı Saadet (Mehmet tahir ikiler)

•         O nefeste gizli her şey (Mehmet tahir ikiler)

•         Vatan için (Mehmet tahir ikiler)

•         Yaşamın kıyısında (Mehmet tahir ikiler)

•         Bir Rüyadır Kıbrıs (Mehmet Tahir ikiler)

•         Siyah Pelerinli Adam ( Necip Fazıl Kısakürek )

 

•         Tohum ( Necip Fazıl Kısakürek )